
Öncelikle ismiyle alakalı bir şey söyleyeceğim "The Protector", "Koruyucu" demek değil miydi? Adına Muhafız dediğimiz bir diziye "Guard" "Guardian" en kötü ihtimalle "Keeper" demek daha doğru olmaz mıydı? Sanırım olmazmış çünkü senarist, yönetmen, yapımcı ya da her kimse ismi The Protector koymuş. Bir mantığını göremedim. Neyse geçelim ufacık bir incelemeye. (Youtube gibi oldu. Madem kanalıma hoş geldiniz de diyeyim.)
Spoiler vereceğim alamam diyorsanız sayfadan çıkın.
Netflix'in özellikle Türkiye ve Türk dizilerini seven izleyicileri çekmek amacıyla başlattığı bir proje "Muhafız". Başrolde Hakan'ı canlandıran Çağatay Ulusoy var. Kendisi yarı zamanlı bir süper kahraman. Ya da dizinin söylemesiyle Muhafız. Hem de İstanbul'un. Detaylar hakkında konuşmadan direk puan vermek gerekirse dizinin ilk sezonu benim için 5 üzerinden 2 alır. Sebeplerine geleceğim.
Bildiğiniz gibi her süper kahramanın ya da az daha genişletirsek neredeyse her fantastik filmin bir evreni var. Bu sayede yapımcılar bu film çok tuttu ikincisini de çekeyim dediklerinde senaristler o evrende istedikleri gibi at koşturabiliyorlar. Muhafız'ın da böyle bir evreni var. Günümüz İstanbul'u ile Fatih Sultan Mehmet dönemi arasını kaplayan bu evrende konu kısaca şöyle.
Fatih Sultan Mehmet Ölümsüzler adında İstanbul'u yerle bir etmek isteyen insanları öldürmek amacıyla üç nesne yaptırıyor bu üç nesneyi de birisine verip sen muhafızsın git bunları öldür diyor. Muhafız olan abimiz de ölümsüzlerin peşine düşüp öldürmeye çalışıyor. Muhafızlık da anladığım kadarıyla padişahlık gibi babadan oğula geçiyor. Kendinin bir muhafız olduğunu öğrenen Hakan'ın ölümsüzü araması üzerine yapılan dizinin konusu kısaca böyle. Geleyim eleştirilerime.
Yav arkadaş neden bir Türk dizisinde, neden bir Türk filminde aşksız hiç bir şey olmuyor? Hadi diyelim aşk oldu neden diğer 54654132 tane dizide de yaptığınız çapraz ilişkiler bu dizide de var? Hani Netflix'e yaptığınız için kaliteli olacaktı? Yaptığınız her dizide illa bir aşk üçgeni olmak zorunda mı? Zaten dizi başlar başlamaz her 5 dakikada bir "Kapalı Çarşı çocuğuyum ben" diyen Hakan tanımadığı turist bir kızla sevişiyor yetmiyor klişe tarihini başlatan patronla sevişme olayına binaen gidip kendisini işe alan üstüyle sevişiyor yetmiyor kendisini eğiten sadık kızla falan derken ne oluyor gerçekten ya? Sevişme sahnesi koymayınca, üçlü-beşli ilişki koymayınca bir Türk dizisi izlenmiyor mu?
Filmde sevdiğim şeylerden biri sevilen karakterleri hemen öldürme girişimi oldu. Türk dizilerinde biliyorsunuz ki Hüsnü Çoban gibi Polat Alemdar gibi karakterler seviliyor diye asla öldürülmezler. Öldürülseler bile geri diriltilirler defalarca. Daha dizi başlar başlamaz sevilen ve izleyicinin diziye tutunmasını sağlayan karakterlerin Game Of Thrones edasıyla birbiri arkasına ölüşü "belki bu sefer adam akıllı bir şey çıkmıştır" dememi sağladı. Umarım 2. ve 3. sezonda tekrar dirilmezler.
Senaryo açısından yeni bir dünya yaratmaya çalışılsa da dünya hakkında detay vermeyip basit basit üzerinden geçişmiş. Belki de beşyüz kez kapalı çarşı çocuğu olduğunu vurgulamak yerine senaryoya katkısı olacak bir kaç cümle duymak iyi olabilirdi. Üstelik senaryo demişken sayın ve saygıdeğer senarist ve yönetmen okursanız bunu bize açıklayın, sadık kızın üniversite hocasıyla sevişmesinin senaryoya ne gibi bir katkısı var? Bir anda benim işim var diyip kızın gitmesi ve bizim yine bir sevişme sahnesi izlememiz neyi amaçlıyor? Ne katıyor bu diziye? İlişkisinin olduğunu mu göstermiş oldunuz? Maden öyleydi odasına girerken bile bunu yapsanız izleyici gayette anlardı. Ama yok illa sevişecekler ve bunu da çekip göstereceğiz mi dediniz? Neyse...
Dizinin daha ilk başında bu yıla kadar yaşamış eşşek kadar olmuş Hakan'ın muhafızlığa dair bildiği hiç bir şey yok, üvey babası ile antikacı işletirken biri gelip gömlek sorduktan sonra hemen "artık zamanı geldi" diyor. Bu zamana kadar neden gelmemişti? İlla birilerinin gömleği sorması mı gerekiyordu :)
Dizinin her bölümünde "bak şimdi kesin böyle olacak" dedim ve sonra o dediğim şeyi izledim. Daha filmin en başında ölümsüz sanılan mazhar karakteri ilk kurbanını öldürürken bak mazhar alenen öldürüyor ve gözümüze sokuyorlar ya kesinlikle Faysal ölümsüz dedim ve Faysal filmin sonunda "ben ölümsüzüm ehe" dedi. Bariz olarak senaryoda sıkıntılar vardı. Umarım bu sıkıntıları üçüncü sezonda çözerler. Zaten ikinci sezon çoktan çekilmiş. Hele o sondaki kan sahnesinde "Aman Allah'ım bir an önce bitsin şu dizi" dedim. Küçücük bir şişeden kaseye dökülen kanın o kadar çoğalması, üstelik bin bir zahmetle kapılar açılıp lahitler açılıp kan vermeye çalışma girişimden sonra yere döksen bile gidip ölümsüzleri diriltmesi inanılmaz saçmaydı. Madem kan kendiliğinden ölümsüzleri bulacaktı, madem ufacık kan bile 6 ölümsüzü diriltecek kadar çoğalacaktı o zaman bir damla kan alıp onu da kapıda yere dökseydin de bu tantana bitseydi.
Dizi enteresan bir şekilde Kültür Bakanlığı tarafından çekilmiş gibiydi. Her tarihi eseri itinayla anlattılar ve İstanbul'u tanıtma kaygısıyla bir sürü de tarihi yer görmüş olduk. Kapalı çarşı şu kadar eski, Mimar Sinan şunu yapmış gibi bir sürü "turist çekecek" hamle gördüm dizide. Üzülerek belirtiyorum ki bu yazıyı yazmadan önceki gün gittiğim Mimar Sinan türbe ziyaretinde de bir şeyi farkettim; dizide, içinde üç nesneden biri olan yüzüğün taşı aranan musluklar parçalanmış hatta biri tamamen koparılmıştı. Umarım diziyi izledikten sonra kontrol edeyim deyip tahrip etmemişlerdir. Eğer öyleyse bundan daha büyük bir aptallık ve rezalet olamaz.
Açıkçası Muhteşem Yüzyıl izleyip bizim tarihimiz böyle diyen ve tarihi olayları Muhteşem Yüzyıl dizisindeki gibi sanan seyirciler için dizi başlarken ya da bittiğinde bu dizide anlatılanlar hayal ürünüdür yazılmasını isterdim. Hala öyle sananlar için de ben söylemiş olayım o hançer yüzük ve gömlek gerçek değil. :)
Şimdilik bu kadar. Bakalım, bir sonraki sezon ne gösterecek. İzlemek istediğim için değil
0 Yorumlar
Yorumun için sağol kanka, diğer yazıları okudun mu?